Etkinlik

Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi


Ekleyen: Etkinlik Sitem | Okunma Sayısı: 317

 

     YÖRÜK ALİ EFE                                                                                 

Yörük Ali Efe,1896 yılında Aydın’da Dünya’ya geldi. On dokuz yaşına gelince, ele avuca sığmaz bir genç olmuştu. O zaman Osmanlı Devletindeki otorite boşluğundan faydalanan asi gençler dağlara çıkıp efelere katılıyordu. Yörük Ali’de efe olma sevdası ile dağa çıkarak onlara katıldı. Kısa zamanda arkadaşları tarafından saygı gördü. Çünkü sözünün eri ve cesaretli bir kişiliği vardı. Genç yaşına rağmen onun görünüşü karşısındaki kişiyi ürpertiyordu. Bir insana efe kıyafeti ancak bu kadar yakışırdı işte. Geniş omuzlu, boylu poslu, pala bıyıklı, bir delikanlıydı çünkü.

Baş efesi Molla Ahmet Efe, onu çok güveniyordu. Ocak başı sohbetlerinde bu delikanlının gözlerinde her zaman kendimi görüyorum diyerek metni ederdi.

 

 

 

Bir gün zaptiyeler Molla Ahmet ve adamlarını Bozdoğan yakınlarındaki Kavaklı Derede baskın yapınca baş efeyi vurdular. Baş efe ölünce yerini bir başkası almalıydı. Onun ölümünden sonra Yörük Ali Efe baş efe seçildi. Bundan sonra dağlar artık ondan sorulur oldu. Arkadaşları içinde yaşça ondan büyük olanlar çoktu ama yinede ona baş efe olarak kabul etmişlerdi. Efelikte yaşın önemi büyüktü ama cesaretli olmak daha erdemli sayılırdı. Sonuçta cesaretli olan baş efe seçilmeliydi.                                                                        

 Yörük Ali Efe hak, adaletten ayrılmaz garibana, yardıma muhtaç olana hemen yardım elini uzatırdı. Kızanları arasında ayrım yapmazdı. Yapacağı işe başlamadan önce herkesin fikrini sormadan karar vermezdi. Kendinden büyük efelerin tecrübesinden her zaman faydalanırdı. Zalime karşı acımasız, masuma karşı merhametli bir yüreği vardı.

 

 

 

               

            Bire karşı, üç almak

 Osmanlı devletindeki otorite boşluğundan faydalanan sadece efeler değildi. Köylerde köy ağaları da halka devamlı borçlandırıp durmadan malına mal katıp, gariban halkımızı ezmekteydi. Herkes bu durumdan hiç memnun değildi. Ama kışın çoluk çocuğuna beslemek için ağaya el açmaktan başka çıkar yol bulamıyorlardı. Kışın aldığını, yazın harmanı kaldırdığında bire üç ödemek zorunda kalıyorlardı.                                                        

 Yörük Ali Efe haber almış bir gün Koca Dere köyünden, duymuş ki bir dolu buğday alan harmanda üç dolu ödermiş. Garibanların imanı gevremiş borç ödeye ödeye. Ağa sözü kanun sayılmaya başlamış Koca Dere’de. Borcunu zamanında ödemeyenler ağanın adamları tarafından öldüresi dövülürmüş. Ya da ağanın hizmetinde uzun süre çalışmak zorunda kalırmış.   

 

 

                                                                                                                             

Topal Osman denen bir garipte bunlardan biriymiş. Ağadan kışın harmanda öderim diyerek, buğday, darı almış. Çünkü almazsa kışın çoluk çocuk aç kalacaklarmış. Harmanını kaldırınca ağaya buğday borcunu ödemiş. Fakat darı tarlasında baharın yağmur yağmayınca darı olmamış. Ağanın adamlarından dayak yemektense, Yörük Ali Efe’ye kul köle olurum deyip, dağa kaçmış. Dağlarda dolaşmış günlerce. Sonunda bulmuş ve derdini anlatmaya başlamış Yörük Ali Efe’ye.   

Yörük Ali Efe:

-Hele anlat bakalım Osman, senin buralara kadar gelmeni sebep olan nedir?  

Topal Osman:                              

 -Efem bizim köy ağası halka çok işkence yapar,  verdiğine karşılık bire üç alır bizden. Ne kadar çalışsak ödeyemez olduk borcumuzu. Ben kışın sekiz dolu buğday aldım ağadan. Yazın harmanımı kaldırınca öderim diye.

 

 

Lakin ne mümkün, kaldırdım harmanımı elli dolu oldu. Ağanın adamları geldi yarısını aldı götürdü. Geriye kalan ile biz altı nüfus nasıl geçiniriz, dedim. Alırken düşünseydin, dediler. Kalanı tarlaya eksem, çocuklar aç kalır. Çocuklar yese gelecek yıla nasıl çıkarız diye düşündüm kaldım. Bir türlü karar veremedim. Ha az daha unutuyordun diyerek derin bir nefes aldı. Kaldığı yerden söze devam etti.

-Ayrıca beş dolu da mısır aldım. Bu yıl bahar kurak geçince tarlada mısırlar olmadı. Borcumu ödemeye imkânım yoktur. Dayak yemekten korkup, sana sığındım. Ne olur kulun kölen olayım, bana yardım et, dedi.   

Yörük Ali Efe:                                                                                           

     Vay merhametsiz adam vay! Gâvur oğlu bile olsa bunu insana yapmaz. Milletin sırtına konmuş mübarek, kene gibi kanını emiyor. Kışın ondan zere almasanız olmaz mı? Deyince:  

 

 

                                  

Topal Osman:                                                

-Olmaz efem, bizim köyde herkesin mahsulü kıt olur zaten. Arazi de onda, para da onda. Bir de bahar kurak geçti mi çıra gibi yanıyoruz, vallahi. Köylünün çektiğini bir Allah, bir biz biliriz. Ona muhtaç olmayan kimse yok bizim köyde.  Ağa dedin mi akan sular durur oldu. Fakir fukara ne yapacağını kimden yardım alacağını bilemiyor. Dönüp dolaşıp ona avuç açıyor. Her geçen yıl, bir öncekini arar olduk.

Yörük Ali Efe:                                                      

-Peki, senin gibi ağadan borç alıp da zamanında ödeyemeyen kaç kişi var, sizin köyde? Hepsini bilmek isterim. Hele anlat bakalım. Osman, bizim bilmediğimiz neler var daha? Topal Osman’ın dili bir çözüldü dert küpüymüş maşallah.   

 

 

 

 

 

Topal Osman:                                                                                               

-Efem, benim komşu Arap Hasan harmanını kaldırdı. Kışın ağadan yetmiş dolu buğday almış gariban, geriye öderken iki yüz on dolu ödeyecek senin anlayacağın. Ağanın adamları geldi harman yerine. Kışın aldığını faiziyle beraber götürmeye. Ne var yok doldurdular çuvalları, yüklediler kağnıları doğru ağanın konağına. Fakat borcuna karşılık gelmedi, harmanı. On kişi besliyor Arap Hasan. Harman yerinde çenesini küreğin sapına dayadı kaldı. Üç dolu eksik geldi buğdayı. Zavallının başka ekip biçtiği mahsulü de yok ne yapacağını şaşırdı, başladı kara kara düşünmeye. Tabii bizim ağa merhametli adamdır, sonunda anlaştılar. Üç dolu buğdaya karşılık on beş gün ağaya çalışıp borcunu ödeyecek gariban. Bütün yaz didin, çalış, sonunda eli boş kalmak ne kadar acı bir durum. Allah bilir bu kış kaç dolu buğday alıp borçlanacak ağaya. Bu adam nasıl bakar evlatlarının yüzüne bana söyleyin Allah aşkına.

 

 

Bunun gibi daha birçok insan var bizim köyde. Ağanın bir de merhametsiz yaveri var, Durali. Ondan daha zalim. Ağaya yaranmak için etmediğini bırakmıyor köylüye.                        

Yörük Ali Efe, Ağanın yaptığı bu haksızlığa çok bozuldu. En kısa zamanda bu adama dur demek lazım diye düşündü. Eğer Yörük Ali Efe bu insanların derdine çare olmazsa, hiç de şanına yakışmazdı. Çünkü efe denince aside olsa her zaman masumun yardımına koşan yiğit kişi gelirdi akıllara. Baş efe geliyor dendi mi toprak bile üç metre ileriden sarsılırdı sanki. Hele gürlediği zaman durulmazdı önünde. İnsanların sevgisinden mi yoksa korkusundan mı bilinmez, saygılı davranırlardı her zaman ona.

 

 

 

 

 

Yörük Ali Efe:

 -Sen bizden önce köye git. Kimseye sakın bir şey söyleme. Ağa senden şüphelenirse sonra zulüm yapar. Biz en kısa zamanda ağaya ziyaret ederiz, dedi. Bizim Topal Osman hiç vakit kaybetmeden, geldiği gibi köye geri döndü.

 Yörük Ali Efe, Topal Osman’ı yolcu ettikten sonra, akşama doğru, yarenlerini topladı. Doru kısrağına bindi, gidelim bakalım arkadaşlar ziyaret edelim, Hacı Halil Ağanın konağına ‘’El mi yaman bey mi’’ görsün bakalım deyip, yola çıktı.                                                    

 Halil Ağa, efelerin kapısının önüne geldiğini duyunca etekleri tutuştu bir anda. Hoş karşıladı efeleri, yedirmek içirmek istedi aklı sıra. Yörük Ali Efe kabul etmedi ağanın davetini. Yemeğimi yemedin, bari üç beş alın vereyim onu al, diye yalvardı.

 

 

 

 

Yörük Ali Efe:                                       

-Ben haram ile kurulan sofradan yemek yemem. Yiyenin de cezasını kendi ellerimle veririm. Yemeğin de altının da eksik kalsın. Benim için kuracağın sofrada garibanların alın teri var, ben nasıl senin sofrana oturup yemek yerim. Sen hiç duymadın mı? Yörük Ali hak adalet nerede ise oradadır,  zalimin başını ezer garibana yardım eder diyerek, azarladı.  

 Hacı Halil Ağa, baktı ki pabuç pahalı, yalvarmaya başladı, sinsi bir yılan gibi.

-Ne kusur ettik sizin için, varsa bir kabahatimiz bilelim efem, diye efenin sinirini yatıştırmaya çalıştı. Yoksa sen haber saldın da biz duymadık mı? Efem ne istersin benden diye, aman dilemeye başladı.

Ağa efelerin gelişinin pek hayra alamet olmadığını biliyordu. Mutlaka birileri fiş fişlemiş diye aklından geçiriyordu.  Daha önceden efeler birkaç gün önceden geleceklerini söylerlerdi. Fakat bu sefer habersiz gelişleri onu telaşlandırmıştı.

 

Efeler her köye gelişlerinde en iyi şekilde ağırlar, ellerine de üç beş sarı lira tutuştururdu. Köylülere bakın efelerde benim yanımda mesajı vermeye çalışırdı. Yine aynısını yapmaya çalıştı, bu sefer planı artık tutmayacaktı. Baş efe köylüyü ağanın gazabından korumaya kararlıydı.                                                                            

Yörük Ali Efe, atını ağanın üzerine doğru sürdü. Kızanları da çevresini sarıverdi. Atının kamcısını Hacı Halil’in çenesine doğru dayadı.                                                                                   

 -Bak Halil Ağa duydum ki köylüden haraç almışsın. Fakir fukaranın sofrasına uzanır olmuş elin. Bire üç almak hangi kitapta yazar bana söylesene deyip, atı ile ağanın etrafında bir tur döndü.  Kısrağın ayaklarının çıkardığı tozlar ağanın terleyen yüzüne savruldu. Sonra:

-Aldığın haraçları bir bir tekrar köylüye dağıtacaksın. Eğer birini eksik ödediğini duyarsam hemen uçar gelir kartal gibi ensene binerim, bilmiş ol. Ağalık vermekle olur. Ağa dediğin eli açık kişidir, zorbalık ile yapılan işten hayır gelmez.

 

Bu insanlara yaptığın zulüm Allah’tan revamıdır? Benim ayranımı taşırma, yoksa başını bedeninden ayırır, derini sırığa sererim. Bundan sonrası sana kalmış diye çıkıştı. Sanki ağa değil de karşısındaki, boynu bükük bir gariban oluvermişti. Sonrada atını kamçılayıp geldiği yönden geri döndü.

Efeler gidince ağa has adamı Durali’yi çağırdı. Maksadı malum efeleri kim haber uçurdu öğrenmek istiyordu.

Halil Ağa:

-Bak Durali, yıllardır yanımda çalışıyorsun, şimdiye kadar yamuk bir hareketini görmedim. Ne zaman başım sıkışsa derdime çare olursun. Hep benim için çalıştın, şimdi beni efelere şikâyet edeni bululacaksın. Eğer bulamazsan bundan gayrı kapımda yerin yoktur diye, çıkıştı.

   Durali sinsi bir adamdı. Köyde uçan kuştan mutlaka haberdar olurdu. Fakat bu sefer nasıl olduysa bu olay hakkında bir şey bilmiyordu.

 

Ağa onun için veli nimetti. Herkes köyde ağa gibi ona saygılı davranırdı. Tabii korkudan. Çünkü herkese zulmü kendi elleriyle yapardı. Ağanın yanından kovulursa hiç de onun için iyi olmayacaktı. Aklından bin bir türlü şeytanlık geçiriyordu. Borcunu ödeyemeyen köylüleri bir bir düşünmeye başladı. Hemen ağanın elini öptü.

-Sen hiç merak etme ağam, en kısa zamanda seni efelere şikâyet edeni bulup teslim ederim dedi.

 Hemen köy kahvesine gidip olaylardan haberdar olan var mı diye sordu soruşturdu. Bazılarına gizliden para bile teklif etti. Kimsenin olaydan haberi olmadığını o da şaştı kaldı. Aradan iki gün geçti ağaya ne cevap vereceğini düşünmeye başladı. Efelere haber vereni o da bulamamıştı. Birini yalandan da olsa ihbar etmeye karar verdi. Acaba halamın Hasan desem, yoksa Kıllı Recep mi desem derken Topal Osman hiç aklına bile gelmedi. Çünkü o borcunu ödeyemeyenleri düşünüyordu. İkinci gün akşam olmuş henüz kararını vermemişti. Ağa da hemen huzuruna çağırıverdi.

 

-E e e Durali sanırım suçluyu buldun değil mi? Diye sorunca:

Durali:

-Buldum ağam deyiverdi.

Halil Ağa:

-Kim len bu densiz. Çabuk söyle. Anasından emdiği sütü burnundan getirivereyim.

Durali:

-Arap Hasan ağam!

Hiç aklına bile gelmedi Arap Hasan’ın kaç gündür ağaya hizmet ettiği. Korkudan çıkıverdi ağzından aniden. Tabii ağa anladı yalan söylediğini.

-Defol!  Kapımdan bir daha gözüme gözükme. Zavallının günahına giriyorsun. Diye, azarladı. Durali yaptığı hatayı anladı ama iş işten geçmişti. Çünkü yalanı eline ayağına dolaştırdı. O da ağaya muhtaç olanlardan olacaktı. Çünkü şapka düşmüş kel görünmüştü.

 

Hacı Halil Ağa ne kadar düşündü ise bir çıkar yol bulamadı. Düşündü, taşındı köylüden aldığım mal çoktur hepsini verirsem olmaz, bari yarısını vereyim dedi kendi kendine. Yine efeler duyarda tekrar gelirse o zaman kelle gidecek, bu yıl hepsini vereyim de gelecek yıla borçlandırayım, diye düşündü. Bu köylüye yüz verirsen tepeme çıkar, ipin ucunu kaçırdık mı yakalaması zaman alır, bir daha sözüm geçmez olur köylüye. O zaman ağalık da biter, diye düşündü. En iyisi köylüyü bu sefer fazla zorlamanın anlamı yok, gelecek yıl kaldığım yerden devam ederim, dedi.                                                  

Hacı Halil Ağa, tecrübe sahibi bir insandı. Çevrede olup bitenden haberdar olurdu. Fakat bu sefer gafil avlanmıştı bir kere. Efelere kim haber uçurdu acaba diye içi içini kemirmeye başladı. Geceleri uyku girmiyordu gözüne. Eğer kim bu işi yaptıysa benden çekeceği var diye düşünüyordu. Suçluyu bulamamak onu daha da hırçınlaştırmıştı. Hemen üç gün sonra köylünün erkeklerini toplayarak bir konuşma yapmaya karar verdi.

 

Yeni yaveri Çakal İbrahim’e çağırıp vatandaşı kahvede toplama emrini verdi. Büyük küçük herkes köy kahvehanesinde toplanmıştı.

       Halil Ağa kahvehanenin kapısından girerken herkes ayağa kalktı. Kasıla kasıla içeri girdi. Her zaman kendisi için ayrılan sandalyesine otururken, kahveci altına küçük bir minder vererek el pençe divan duruyordu karşısında. Ağa konuşmaya başlamadan ses soluk kesilmişti. Bilmem saygı bilmem korku vardı zavallı insanlarda. Biraz hal hatır sordu, hiçbir şeyden habersiz gibi davrandı. Sonra bol köpüklü kahvesi önüne gelmiş içerken, konuşmaya başladı:                                                                                                         

-Benim iyi yürekli köylülerim, bilirsiniz ben sizleri ne kadar değer veririm. Onun için bu yıl aldığım malımın kazanç kısmını size geri veriyorum. Sakın sizden korktum sanmayın, benim köylüm şimdiye kadar ağasına yanlışlık yapmadı. Bundan sonra da yapmaz dedim.  Amma velâkin bu yıl yağış az olduğu için, ektiği diktiği de kıt oldu. Bu sebeple borcunu tam olarak ödeyemedi.

 

 

Ben de düşündüm, taşındım köylüme bir kere kıyak geçeyim dedim. İşte onun için kimden ne kadar fazla mal almışsam hepsini geri veriyorum. Herkes hiç çekinmeden konağıma gelsin fazla verdiği malı gönül rahatlığı ile alıp evine götürsün.

-Fakat… gelecek yıl durum değişir, iyilik bir kere yapılır öyle değil mi? dedi. Bütün köy halkı Hacı Halil Ağanın bu sözlerine çok şaşırmış kalmıştı. Sanki iki üç gün önce harman yerinde borcunu ödeyemeyen köylülere hakaret eden sanki o değimliydi. Önce ağanın sözleri şaka gibi gelmişti zavallı insanlara. Bazıları da aslında bizim ağa yufka yüreklidir bu yıl köylünün durumuna baktı, perişan olmasınlar diye alacağından vazgeçti diye söyleniyorlardı.

Böylece hak adalet yerini buldu. Topal Osman arkada Yörük Ali Efe sağ oldukça dumanın doğru tütmez gayrı, seni hınzır seni, diye kıs kıs gülüyordu.  Borcunun affedilmesini en çok Arap Hasan’ı mutlu etmişti.

 

Nerede ise sevinçten havaya zıplayacaktı. Ağayı Allah seni başımızdan eksik etmesin, ne muradın varsa versin ağam diye dualar ediyordu. Sora dada Topal Osman’a döndü:

 -Bak.. bizim ağaya bizleri nasıl da düşünüyor, geçen gün harman yerinde sen bile ne merhametsiz adam diye günahına giriyordun ağamın, dedi. O da :

-Tabi canım bu kadar merhametli olduğunu tahmin etmemiştim, bizim ağa büyük adammış vesselam deyip, sırını söylemeye cesaret edemedi. Çünkü ağzından bir laf kaçırırsa başına gelecekleri biliyordu. Hemen ertesi gün ağada aldığı haraçları köylüsüne ödemeye başlamıştı.

Bütün köy halkı ağaya minnet borcu varmış gibi dualar ediyordu. Ama Topal Osman’ın cesaretinden kimsenin haberi olmadı. Arap Hasan öküzleri kağnıya koştu ağanın konağına vardı. Önce ağasının elli öptü. Borcunu ödeyemediği için, biraz mahcuptu garibim.

 

 

 

       -Ağam bizlere yaptığın iyiliği hiç unutmayacağız, ne zaman emrin olursa hizmetine hazırım dedi. Verdiği buğdayı alıp eve getirirken çocuklarına karşı biraz olsun kırılan gururu yerine gelmişti.

        Bütün köy halkının fazla alınan malları efelerin baskısı sonucu geriye verildi. Koca dere’de bir yılda olsa insanlar yazın çalışıp kazandığı malını tekrar sahip olmuştu. Köylüler ağa imana geldi her halde diye düşüne dursun, Topal Osman da ağzını sıkı yutsun. Hacı Halil Ağa duyarsa Çakal İbrahim’in şerrinden Allah korusun.

 

 

 

 

 

 

 

  Genç kızın vatan sevgisi

Yörük Ali Efe dağlarda zalimden aldığını, masuma teslim ederken, Birinci Dünya Savaşında sona ermişti. İhtilaf devletleri Osmanlı Devletine Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra, şartları çok ağır olan Sevr Barış Antlaşmasını zorla imzalatmıştı. Bu antlaşma ile devletin ordusu terhis edilmiş eli kolu bağlanmıştı. Yapılan anlaşmalara bahane eden düşman kuvvetleri yurdumuzu işgal etmeye başlamıştı. Düşmanlar, vatanımın topraklarını babalarının malı gibi kendi aralarında paylaşmaya başlamışlardı.

           İngilizlerin teşviki ile Yunan ordusu İzmir`i işgal etmiş, yurdumuzun iç kesimlerine doğru ilerlemeye başladı. İzmir’in işgalinden on bir gün sonra Yunan birlikleri, 26 Mayıs 1919 günü Aydın’ı işgal etti. Yunan ordusu bununla da yetinmeyerek Aydın’dan Nazilli’ye kadar ilerledi. İşgal ettiği yerlerde ise yöre halkının onurunu kıracak işkenceler yapmaktaydı. Bu olaylar, Anadolu insanının kin ve nefretini artırıyordu.

 

 

Yunan askerleri Ege bölgesini işgal etmeye başlayınca, çevre köy ve kasabalara asayişi sağlamak bahanesi ile devriye gezen askerler gönderiyordu. Bu devriye kuvvetleri, halkı köy meydanlarında toplayıp hakaret ediyorlardı. Yeni köy halkını da cami avlusuna toplaması için muhtara emir verdiler. Çaresiz muhtar bütün köylüyü kadın erkek, çoluk çocuk cami avlusunda topladı. Devriye gezen Yunan askerleri önce kadın ve çocuklara hakaret ettiler. Daha sonra erkekleri sıraya dizdiler. Köyde fazla erkek kalmadığı için sıraya giren ihtiyarlar arasında birde Çanakkale gazisi İbrahim Çavuş vardı.

 

 

 

 

 

 

 

Yunanlı subay tercüman aracılığı ile ona bu köyün erkekleri nerede diye sordu.

İbrahim Çavuş:

-İşte hepsi burada, dedi.

-Yunanlı subayı:

-Ben gençleri soruyorum, onlar nereye gittiler diye hiddetlendi. Çanakkale gazisi:

-Birçoğu Birinci Cihan harbinde şehit düştü, gerisini bilmem nerede dedi. Yunanlı subayın gözü bir anda İbrahim Çavuşun yakasında asılı duran madalyaya takıldı.

-Bak sen, bunu nerden aldın diyerek yakasındaki madalyayı tuttu. İbrahim Çavuş direnince, sağlam ayağına bir tekme attı. Zavallı bir anda yere seriliverdi. Köy halkı müdahale etmek istedi. Fakat düşman askerleri silahlarını çekip üç kişiyi yaraladı. Zavallı köylülerin silahlı düşman askerleri ile baş etmesi mümkün değildi.

 

 

Tercüman :

-Canını seven karşı koymasın! şimdi herkes evlerine dağılacak diye bağırdı.

- İbrahim Çavuş:

 -Yaralıları eve taşıyalım arkadaşlar, şimdilik onlara karşı koymamız imkânsız dedi.

 Düşman askerleri köyü terk ederken, köylüler yaralıları evlerine taşıdı. Bizin Çanakkale gazisi askerliğini zıhıye olarak yapmıştı. İbrahim Çavuş gaz lambasının ışığında düşman kurşunlarını çıkararak yaralıların tedavisini yapmaya çalıştı.

 Düşman askerleri İzmir’den Aydın’a kadar kolayca ilerlemişti. Ufak tefek bazı direnişlerle karşılaşsa da küçük guruplar halindeki milli kuvvetler onlar ile baş edecek durumda değildi. Yörede yaşayan insanlar efelere karşı gönülleri kırıktı. Efeler o dağ senin bu dağ benim derken pek de düze indikleri yoktu.

 

 

Anahtar Kelimeler;
Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi, 2011 - 2012 Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi, 2012 Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi, Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi içeriği, Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi etkinliği, Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi açıklaması, Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi nedir?, Yazar M.Keçelioğlu Yörük Ali Efe Hikayesi örneği


Eğitim Öğretim Dökümanları, Serbest Ders Etkinlikleri, Etkinlikler, Sorular, Testler, Yazılı Soruları