Etkinlik

Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi


Ekleyen: Etkinlik Sitem | Okunma Sayısı: 285

ORTA ASYADAN

ANADOLUYA

 

ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ

              

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili Gençler,

 

Her milletin kendine özgü mukaddes saydığı milli değerleri vardır. Bu değerler o milleti birlik ve beraberlik içinde yaşaması için bir amaç uğrunda birleşmesini sağlar. Türk milleti için vatan, bayrak ve inanç birlikte yaşamanın temel taşlarını oluşturur. Vatan bir milletin üzerinde özgürce yaşadığı toprak bütünlüğüdür. Gençlik olarak bu vatana sahip çıkmak en kutsal görevlerimizin başında gelir. Üzerinde yaşadığımız Anadolu’yu biz nasıl vatan edindik? Buraya ne zaman, nereden geldik? Bu soruların cevabını hazırlamış olduğum bu kitapta bulabileceğinizi umuyorum. Türkiye bizim vatanımız, ay yıldızlı al bayrağınız da sembolümüzdür. Hayırlı okumalar dileğiyle saygılar sunuyorum.

Mustafa KEÇELİOĞLU

      Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlınca hazırlanan yeni okuma,  yazma öğretimi programına uygun olarak hazırlanmıştır. Kitapta T D K Yazım Kılavuzu kuralları içinde, akıcı anlatım dili kullanılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA

DERVİŞ GAZİLER

            Türklerin, Orta Asya’dan kuraklık sebebi ile batıya doğru göç etmeye başlamasıyla yaşantılarında ve inançlarında bazı değişiklikler de meydana gelmeye başladı. Geldikleri bölgede yaşayan insanlarla kültürel ve ticari ilişkiler kurarak yerleşik hayata geçmeleri çevredeki kavimler tarafından hiç de yadırganmadı. İnançlarındaki değişiklikler bu etkileşim sayesinde meydana geldi.

Türklerin İslam dinini kabul etmesi, ilk olarak Müslüman Araplar ile Çinliler arasında yapılan Talas Savaşına rastlamaktadır. Orta Asya’da meydana gelen kuraklık sebebiyle, batıya doğru yayılmacı bir politika izleyen Çinliler ile doğuya doğru İslam dinini yaymaya çalışan Müslüman Arapların bu istekleri iki milleti Talas’ta karşı karşıya getirdi.

Kuvvetli Çin ordusuna karşı, sayıca az olan Araplar yenilmek üzereyken, imdada yetişen Türkmenler sayesinde Müslüman Araplar Talas’ta Çin ordusunu yendiler. (751)

Bu savaş, Türkler ile Arapların bir amaç uğrunda birleşmesine zemin hazırlamıştı. Türkler Orta Asya’dan göç etmeden önce defalarca Çinliler ile savaşmışlardı. İki millet arasındaki yılların verdiği husumet tekrar bu sayede zuhur edecek, kaderin başka bir cilvesiydi. Talas Savaşı’ndan sonra bazı Türkmen beyleri bölgede kurulan Arapların hâkimiyetini temsil eden Emeviler ve Abbasiler döneminde ordu komutanlığı görevlerine getirilmeye başlamasıyla İslam dini ile şereflenmekte gecikmediler. Zamanla bu devletlerin yönetimlerinde söz sahibi olmaya başladılar. İlerleyen dönemlerde ise devlet yönetimini ellerine geçirdiler. Talas Savaşı hem Arapların İslam dinini yaymaları, hem de Türk İslam tarihinin başlaması açısından büyük önem arz etmektedir. Bu olaylardan sonra Araplar ile Türkler arasında kuvvetli bağlar kurulmaya başlayacaktı.

Müslüman Araplar, zaten peygamber efendimizin, ’’ Allah’ın uzun saçlı, atlı bir ordusu vardır, adına Türk derler. Onlar sizlere dokunmadıkça, sakın onlarla savaşa girmeyin. Allah hangi kavmi cezalandırmak isterse Türkleri başlarına musallat eder. ’’ hadis-i şerifine istinaden, Araplar, Türklerle savaşmaktan yana değillerdi.

Türklerin İslam’ın sancağını alacakları yönündeki müjdeli haber onlara daha da heyecan vermiş olmalı ki, daha önce de inandıkları tek tanrı, ruh, ahret, cihat, gibi kutsal sayılan kavramlar onlar için İslam dininde önemli yer teşkil etmesi Müslüman olmaları için yetecekti. Kitleler halinde İslamiyetli seçeceklerdi. Böylece Türk İslam tarihinin ön plana çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Türkler Talas Savaşı’ndan sonra Müslüman Araplar ile yakın ilişkiler kurmaya başlayarak yavaş yavaş Müslüman olmaya başlamışlardı. Büyük kitleler halinde İslamiyet’i seçmeleri ise Karahanlı ve Gazneliler dönemine rastlamaktadır.

Türkmenler İslam dinini kabul etmekle kalmamış, bölgede kurulan devletlerin gelişmesinde büyük hizmetleri de olmuştur. Türkler zaman içinde bu devletlerin yönetimini ele geçirerek, ordunun başına Türk komutanlar getirilmişti. Türkmen beylerin, Orta Asya ve Hindistan’a yaptıkları seferlerde Türk kardeşlerine İslamiyet’i anlatmaları pek de zor olmayacaktır. Türk İslam Sentezi bu olaylar zincirinin başlamasına vesile olacak ki Türklerden de büyük âlimler yetişmesine zemin oluşturacaktır. Tarihin akışı değişecek, gelişen olaylar zinciri ilerisi için daha da önem arz edecektir. Anadolu’nun Türkleşerek cihana hükmetme çabaları için zemin de kendiliğinden hazırlanmaya başlayacaktı. Hıristiyanlık âleminin Müslümanlar üzerine düzenlemiş olduğu haçlı seferlerine yine Türk milleti göğüs gerecek, Türkmenler İslam dinine hizmeti kendilerine vazife olarak kabul edecektir. İstanbul’un fethine istinaden çağ kapatıp, çağ açmak Türk nesline nasip olacaktı. Orta Asya’dan Avrupa’nın içlerine kadar, İslam dinini yayma görevini üslenen yine Türk âlimler olacaktı.

 

Türkler İslam dinine geçmeleriyle birlikte savaş sanatıyla birlikte, ilme de büyük önem vermiş, İslam dinine şevkle hizmet etme gayreti içine girmişlerdir. Bu devirde ilim yuvaları olarak kabul edilen medreseler, Türk öğrencilerle dolmaya başlamıştır.

Anadolu bozkırında sahibi bilinmeyen birçok yatır ve türbe vardır. Mezar taşları Arapça harfler ile yazılmış, ne zaman, nereden geldiği, kim oldukları bilinmemektedir. Anadolu’nun fethi esasen bu meçhul şahıslar tarafından gerçekleştirilmiş dense acaba kaç kişi inanır? Sanırım parmakla gösterilecek kadar az insan benim fikirlerime ortak olabilir. Bazen bu şahsiyetlerin mezarına gidip dua edenler dilek dileyenler, onların maneviyatından medet umanlar, bu meçhul insanların kim olduklarını merak etmiş midir? Dede dağının başında yedi tane eren mezar var. Bizim köylüler her yıl hasat mevsimi bitince bu meçhul insanlara hayır duada bulunarak, onların ruhları için adak keserler.

Dağın zirvesinde onlar için şükür namazı kılarlar. Bu eren mezarlığı çevresi bahçe duvarı gibi çevrili olduğu için, sürüden ayrılan hayvanlar buraya sığınır. Köylüler ertesi gün eliyle koymuş gibi orada hayvanını bulup getirir. Bu insanların mezarları acaba neden dağın zirvesindedir? Niçin bu ücra yerleri mekân tuttuklarını, çocukluğumdan beri hep merak etmişimdir.

Gelin hep birlikte aklıselim olarak bu meçhul insanların nereden gelip, bizler için umut ve dilek kapısı olduklarını araştıralım. İsterseniz çevremizde bir eren mezarlığı olup olmadığına bakalım. Evet, var diyeceğinizden eminim. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde İmam-ı Azam Bin Hanefi, daha sonraki dönemlerde Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular dönemlerinde ise Ahmet Yesevi Hazretleri’nin ocağında pişen derviş gaziler Anadolu’nun gerçek fatihleridir.

Anadolu insanının manevi açlığına katık olan binlerce Allah dostu, bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara doğru yolu göstermiştir. Bazıları yaşadıkları bölgelerde açtıkları dergâhlarla adları tarihe mal olmuş tanınmış şahsiyetler oldukları için toplumumuz tarafından daha iyi bilinmektedir. Yunus Emre, Mevlana Celalettin Rumi, Hacı Bektaşi Veli, Karaca Ahmet bunlardan bazılarıdır. Bu şahsiyetlerde Anadolu toprakları üzerinde açtığı dergâhlarda hocaları Hacı Ahmet Yesevi’nin izinden giderek birçok mürit yetiştirmiş, Anadolu’nun Türkleşmesinde hizmet etmişlerdir. Onlar Türk milletinin bu topraklar için parlayan, hiç sönmeyen güneşiydi. Ya diğerleri? Sadece sembolik olarak kalanlar daha çoktur. Bugün biz onları kılık kıyafetleri ile anılarak iz bıraktıkları için ismiyle değil de cismiyle tanımaya çalışıyoruz. Horasan kültürü ile yetişip, Anadolu’ya yerleşen sayıları yüz bine ulaşan isimsiz kahramanların adını tek tek arayıp bulmamız imkânsızdır. Kara Sakal, Koyun Baba, Kara Dede, Sakal Tutan, Tabduk Baba… Daha niceleri, saymakla bitmeyecek kadar çok olduğunu biliyorum. Acaba kimdi bunlar?

          Hacı Ahmet Yesevi Hazretleri yetiştirdiği talebelerini Türk kültürü ile İslam dininin esaslarını birleştirerek Türk-İslam sentezi oluşturarak yetişmelerini sağlamıştı. Öğrettiği ilmi başka bölgelere yaymaları için vasiyette bulunmuştu. Moğol istilasıyla dergâhlarda yetişen erenler, Moğolların baskısından kurtulmak için, batıya doğru akın etmeye başladılar. Hocaları Ahmet Yesevi, gittikleri yerlerde de dergâhlar kurmalarını istemişti.

Derviş Gaziler, insana insan olarak yaklaşmış dinine ve ırkına saygı duyarak hiç ayrım yapmamışlardı. Mevlana’nın tüm insanlık âlemine mal olan sözü bu gerçeği açıkça bizlere yansıtmaktadır. ‘.. Gel! kim olursan ol, yine gel. İster kafir, ister mecusi, ister putperest ol, yine gel. Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir.Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine ge. Derviş gaziler yaşadığı bölgelerdeki insanları bundan önce nasıl yaşamış olursa olsun, doğruyu bulmak için ümitsizliğe kapılmadan dergahlarına davet etmişlerdir. Onlar aynı zamanda bilgin olduğu kadarda, gerçek bir alperendir.

            Büyük Hun Hükümdarı Atilla’nın kuzeyden Avrupa topraklarını fethetmesiyle, Anadolu topraklarına doğudan Bizans üzerine sefer düzenleyen Müslüman Arapların akınları sırasında Türk kabileleri yavaş yavaş bölgeye yerleşmeye başladılar. Anadolu bozkırları geniş ovaları, engin dağları, birçok akarsuyu ile bu coğrafya göçebe yaşayan Türklerin ihtiyacını karşılayabilecek en uygun yurt konumundaydı. Anadolu toprakları hayvancılıkla geçinen bu insanlar için bulunmaz bir nimetti. Büyük Selçuklular döneminde Türk akıncılarının fethettiği yollar üzerinde gezgin dervişler gönülleri aydınlatacak, Anadolu’nun Türk yurdu olması için, sağlam temeller atacaklardı.

            Orta Asya’dan kuraklık nedeni ile Karadeniz üzerinden Balkanlara göçebe olarak göç eden Türkmenler kendi gelenek ve görenekleri ile yaşamaya devam ediyorlardı. Fakat bu olaylar Türkler İslamiyet’i kabul etmeden önce gerçekleşmişti. Balkanlara yerleşen bu Türkmenler henüz İslamiyet ile tanışmamışlardı.

        Peçenek ve Uz Türklerinin Balkanlardaki hâkimiyeti pek de uzun sürmemiş, Bizans İmparatorluğu zamanla Balkanlardaki bu insanları Anadolu’nun doğusundan batıya doğru seferler düzenleyen Türkmenlere karşı kullanmak amacıyla sınır boylarına yerleştirmişlerdi. Bu sayede Türk akınlarına engel olacaklarını sanıyorlardı. Bizans, kardeşi kardeşe vurdurmayı düşünse de başarılı olamayacaktır. Anadolu’daki Türkmenleri organize etmek Anadolu’nun fethi açısından büyük önem arz ediyordu. Buralara bilgili, görgülü ahlak abidesi gibi yetişen insanlar gönderilmeliydi. İlk önce gönüller fethedilmeli, Anadolu topraklarında kalıcı olmak için olgun zemin hazırlanmalıydı.

         Zamanın büyük merkezlerinden bazılarında; Buhara, Semerkant, Bağdat ve Basra’da Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra, batıya açılmak için kapsamlı bir faaliyet başlatıldı. Basra ticaret merkezi, Semerkant, Buhara, Bağdat Müslüman Türk devletlerine başkent olarak hizmet veriyordu.

           Horasan bölgesinde bulunan büyük yerleşim yerlerinde zamanın ilim yurtları olarak bilinen medreseler açılmıştı. Büyük Selçuklular zamanında sayıları daha da artırılan eğitim yuvalarında birçok Türk âlimin yetişmesi sağlandı. Medreselerde hem dini eğitim, hem de zanaat eğitimi alan on binlerce mürit, Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gönderildi. Hepsi de genç ve bekâr olarak vazife aldılar. Horasan yöresindeki medreselerde yetişen bu insanlar, dini eğitimin yanı sıra birçok meslek eğitimi aldıkları için kolayca gittiği bölgelerde yerli halkla iç içe yaşamaya başladı. Dürüst ve çalışkanlıkları sayesinde örnek insanlar olmalarından dolayı,  çevrelerini genişlettiler. Hıristiyan ve Rumlar bile bu âlimlerin ilminden faydalanmaya başladılar. Her biri yörenin hatırı sayılır ailelerinin kızları ile evlendiler. Birçoğu da yoğun hizmetlerden dolayı evlenmeye fırsat bulamamıştır.

          Horasan Erenleri, çevrelerine yavaş yavaş İslam dinini yaymaya başladılar. Mekân olarak yüksek ve ulaşılması güç olan yerlerde müritler yetiştirmeye başladılar. Bu insanlar dini eğitimden hekimliğe kadar çeşitli meslekler edinerek halk arasına karışmaya başladı.

           Anlatılan rivayete göre Kale Tekfurunun kızı hastalanınca  zamanın lokman hekimleri derdine çare bulamamış, günden güne hastalığı daha da artmaya başlamıştı. Kız, rüyasında koyun güden aksakallı bir adamın onun hastalığına derman olacağı söylenince, rüyasını babasına anlatmış. Tellallar çıkarılmış çevreye duyuru yapılmış. Aksakallı ne kadar adam varsa mükâfat almak için Tekfur’a el etek öpmüş. Kızının derdine çare bulmak için gitmiş. Gelenlerin hiçbiri kızın rüyasında gördüğü aksakallı adam değilmiş. Kız, bunlar değil diye hepsini geri çevirmiş. Erenlerin gönül kapısı her zaman açık olur derler ya, bu olay Koyun Baba’ya malum olmuş. Almış asasını eline, üç beş koyununu sürmüş önüne, kalenin kapısına dayanmış. Beye haber verin, ben geldim, demiş.

          Haber tez vakitte Tekfur’a (Bizans’ta bir bölgeyi yöneten kişi) ulaşmış. Koyun Baba’yı görünce herkesin sesi soluğu kesilmiş. Şimdiye kadar çevrede hiçbir kimse bu kıyafette aksakallı bir adam görmemiş.

 

         Tekfur:

        -Sen şimdiye kadar hiç görmediğim bir adamsın. Kılık kıyafetin bizlere hiç de benzemiyor, yerden mi bittin, yoksa gökten mi indin? demiş.

 

         Koyun Baba:

        -Ben de senin gibi, Adem oğluyum. Şu dağın arkasında çobanlık yapar, rızkımı temin ederim. Kızının hastalığını duydum, derman olmaya geldim, tedbir bizden, tevekkül Allah’tan, demiş. Haberi duyan kızın eli ayağına can gelip, hemen gelivermiş Koyun Baba’nın huzuruna. İşte benim gördüğüm adam bu, diye babasına anlatmış. Tekfur, kızımı bir an önce iyileştir, dile benden ne dilersen, demiş.

Koyun Baba her sabah Tekfur’un kızına, torbasında getirdiği bitkileri kaynatıp, koyun sütüyle birlikte, besmele çektirip içirmiş. Kız kısa sürede eski sağlığına tekrar kavuşmuş. Tekfur, kızı iyileşince hediyeler vermek istemiş ama o kabul etmemiş. Benim hediyem ayağıma kendi gelir, demiş. Tekfur’dan izin alıp, geldiği mekâna geri dönmüş.

          Yaşanan bu olayların arkasından, kız rüyasında yine aksakallı adamı her gün görmeye başlamış. Rüyasında gördüğü adam, ‘’Gel, senin yerin burası’’ diye, yanına davet etmeye başlamış. Kız bu duruma çok şaşırmış. Kendisini tedavi eden adamı tekrar görmek için dağın yolunu tutmuş. Sonunda Koyun Baba’nın yaşadığı mekânı aramış bulmuş. İçine huzur girmiş, buradan ayrılamayacağını söylemiş. Kızının aksakallı adamın yanına gittiğini duyan Tekfur, almış adamlarını, varmış Koyun Baba’nın ocağına. Kuyudan su çekerek, koyunlarını sulamaya çalışan mübarek insanı kızıma büyü yaptın diye zorla getirip, attırmış zindana. Kızı ne kadar yalvardı ise baş edememiş babasıyla. Onun suçsuz olduğuna inandıramamış.

Tekfur canına kıymak istemiş, fakat cesaret de edememiş. Kızını sağlığına kavuşturduğu için minnet borcu olduğunu hissetmiş. Bu adamın bildiği bir şeyler var deyip zindana ziyarete gitmiş.

 

 Koyun Baba’yı öğle namazını eda ederken görünce çok şaşırmış. Koyun Baba secdeden kalkıp selam verirken yüzündeki ifade karşısında içi birden ürperivermiş. Ne yapacağını şaşırmış. Bu adam bizim inancımıza uymayan şeyler yapıyor diye. Öfkesinden çılgına dönmüş.  İfadesini almak için zindandan çıkarmış.

             -Suçun büyük, kızımı kandırıp yanına çağırdın. Üstelik bizim inancımıza uymayan davranışların var.  Bağışlamam için kızıma yaptığın büyüyü çözeceksin, diye azarlamış.

           Koyun Baba:

           -Ben kızınıza büyü falan yapmadım. Yaradan böyle münasip görmüş ki kendi isteği ile gelmiştir. Kızınızın tedavisi bitince bana verdiğiniz hediyeleri kabul etmemiş, benim hediyem kendi gönül rızası ile ayağıma gelecek, dedim. Benim hediyem sizin kızınızdır. Yaradan isterse, siz değil, bütün kâinat karşı çıksa bile onun arzusunu engel olamaz, demiş.

        Tekfur bu sözlere daha da hiddetlenerek Koyun Baba’yı vurmak için, kolunu kaldırmak istemiş, ama kolları bir anda tutulup kımıldamadığını fark edince, dizleri üzerine yere çökmüş. Sonunda karşısındaki insanın maneviyatına boyun eğmiş. Ben ettim sen etme, diye yalvarmaya başlamış. Cenabı Allah halis kullarına her zaman yardım eder.

            Koyun Baba, Tekfur’un omzundan tutup ayağa kaldırıp.

            -İşte şimdi doğruyu buldun, demiş.

            O günden sonra Koyun Baba yaşadığı yerde bir dergâh kurmuş. Kurduğu dergâhta müritler yetiştirmiş. Bölgede sayılan sevilen bir insan olarak yaşamaya başlamış. Tekfur mübarek şahsiyetten memnun kalmış. Kızının Müslüman olmasına bile karşı çıkmamış.

           Horasan Erenleri’nin, aldıkları eğitimin verdiği ayrıcalık onları farklı bir kişilik sahibi yapmıştı. Müritler çevredeki köy ve kasabalara dağılarak halkın dertlerine çare oluyorlardı.

Mekânlarının ücra bölgelerde olmasının sebebi ise büyük yerleşim merkezlerindeki Hıristiyan din adamlarının çalışmalarından haberi olmaması içindi. O zamana kadar Bizans İmparatorluğunun hâkimiyeti altında yaşayan insanlar sadece Hıristiyanlık dinini biliyordu. Yani İslamiyet’ten haberleri olmamıştı. Onların manevi açlığını gidermek bu isimsiz şahsiyetlere nasip olacaktı. Karşısındaki insanları ikna kabiliyetleri o kadar gelişmişti ki onların meclisinde onların anlattıklarını canı gönülden dinlemeyen insan yoktu. Anadolu’da, gezgindiler, derviştiler, abdaldılar ismiyle anılsalar da, bu meçhul şahsiyetler tam anlamıyla insan sarrafı, gönül bahçelerine açılan kapıydılar. Her gittikleri yerde sevilip, sayıldılar. Yaptıkları iyilikleri hiç karşılık beklemeden yapmaları onların en büyük özellikleriydi. Onlar malı mülke değil, sadece insana değer verenlerdendi.

Gönül dostları sayesinde durgun suya atılan taş misali, İslam dini dalga dalga yayılmaya başladı. Anadolu’nun yaylalarından köylerine, köylerden kasaba ve şehirlere doğru çember giderek genişledi. Göçebe yaşayan Türkler bu insanların kısa zamanda kendilerinden olduğunu anlayarak, İslam dinine katılmaya başladı. Şehir ve kasabalarda yaşayan yerli halk kendi dinleri, geçen zaman içinde deforme olduğu kanaatine vararak, bu dürüst insanların inancına saygı duymaya başlamışlardı. Gezgin dervişlerin yeni fethedilen yerlerde yapmış olduğu etkin propagandalar insanların ruhlarını okşamış, gönüller İslam’ın sıcaklığını sineye çekmekte hiç tereddüt etmiyorlardı.

         Selçuklu akıncıları yerli halkın kendilerine kucak açması ile Bizans ordusu karşısında daha başarılı olmaya başladılar. Türklerin adaletli yönetim anlayışı, yıllardan beri derebeylerin zulmünden kurtulma inançları, kaleleri içeriden fethetme açısından her zaman bir adım öne çıkmaya başladı.

Bizans devletinde köylülere ağır vergiler uygulanmaya başlaması akıncılara karşı sempati oluşturuyordu. Horasan Erenleri Anadolu’da önce gönülleri fethederek saygınlık kazanmışlardır. Onların gönülleri fethetmesi kılıçtan daha tesirli olmuştur ki Anadolu Türkleşmede kılıçla fethedilirken karşısında sadece Bizans ordusu olmuş, halkın yardımı ile akıncılar düşmana karşı her zaman galip gelmişlerdir. Anadolu toprakları üzerinde birçok yatır ve türbe vardır. İşte bu insanlar İslam dinini Anadolu’ya yayan, isimsiz kahramanlardır. Onlar olmasaydı bu topraklar üzerinde altı asır dünyaya hükmeden Osmanlı Devleti, akabinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti kurulmayabilirdi.

Bütün Anadolu insanının ortak değerlerini birleştiren, olmazsa olmazı kültür mozaiği haline getiren Derviş Gazilerdir. Etten tırnağın ayrılamayacağı gibi, beni benden ayıramazlar. Ayırmaya çalışanlar, canı bedende tutamazlar. Çevremizde gördüğümüz kimliği meçhul yatırlar, tarihin akışına yön veren ilim savaşçıları, Horasan Erenleridir. (Ruhlarına Fatiha)

 

 

BÜYÜK SELÇUKLULAR

           Selçuk Bey, Orta Asya’dan kuraklık nedeni ile beslemiş oldukları hayvanlarını daha verimli otlaklar bulmak için, batıya doğru göç eden Türkmen boylarından Kınık Boyuna mensup kabilenin lideri konumundaydı. Selçuk Bey, Hazar İmparatorluğunda sınır bölgelerinde orduda atlı birliklerin komutanı olarak görev yapıyordu. İmparatorluğun sınırları genişleyince merkezden yönetim de zorlaştı. Ordu içinde uç beyleri merkezi yönetime karşı ayaklanmaya başladı. Bu durum imparatorluğun güç kaybetmesine sebep oldu. İmparatorluk zayıflayınca ordu komutanları kendi aralarında tahtı ele geçirme mücadelesi vermeye başlayınca, Selçuk Beyde bu çatışmaların içinde yer aldı. Fakat yeterince askeri olmadığı için başarılı olamadı. Kendi himayesindeki Türkmenlerle birlikte İsfahan ( İran) yöresine göç ettiler. Türkmen beyleri kendi aralarında anlaşarak Selçuk Bey’i başlarına hakan seçtiler. Türkmen beyleri Selçuk Bey’i keçeden yapılmış tahta oturtarak ona bağlılık yemini ettiler.

Bu sayede Türkmenler birlik ve beraberlik içinde hareket ederek, bölgedeki güç dengelerini ister istemez etkileyecek bir öneme sahip oldular.

         Selçuk Han’ın himayesindeki Türkmenler, bu bölgede hükümranlık süren devletler ile işbirliği içine girdiler. Hem askeri hem de ticari anlamda ilişkiler kurmaya başladılar. Karahanlılar ve Gazneliler bölgede hüküm süren devrin en güçlü devletleriydi. Çevresinde bulunan sınır komşularını, küçük beylikleri kendi egemenlikleri altına almak için devamlı seferler düzenliyorlardı. Sırada taht kavgası nedeni ile devamlı güç kaybeden Samani Devleti vardı. Gazneli Hükümdarı Sultan Mahmut güçlü bir ordu kurarak, Samani Devletine ait toprakların üzerinde ilerleyerek, işgal etmeye başladı. Sultan Mahmut’un ordusuyla baş edemeyen Samani hükümdarı İkinci Nuh, çaresiz kalınca, yeni kurulan Selçuklu Devletinden yardım istemek zorunda kaldı.

Karahanlılar ve Gazneliler birlik olup Samani topraklarının önemli bir bölümünü işgal etmiş, başkent Buhara’ya doğru ilerliyordu. Samani ordusu işgalcilere karşı koyacak durumda değildi. Türklerin töresine göre her zaman masumun yanında yer almak, ona yardım etmek en şerefli bir duyguydu. Selçuk Han, Samanilere yardım etmek, onları bu durumdan kurtarmak için oğlu Aslan Yabgu’yu görevlendirdi. Aslan Yabgu, kendi ordusu ile Samani topraklarına savunmaya başladı. Samani hükümdarı ikinci Nuh Buhara işgal edilince hükümet merkezini Semerkant’a taşımak zorunda kaldı. Sultan Mahmut, Selçuklu ordusuyla baş edemeyeceğini anlayınca barış yapmak istedi. Hindistan’a yapılacak seferlere Müslüman Türklerin de katılması için bir elçi gönderdi. Oysa Sultan Mahmut kendi sınırları içinde yaşayan Türkmenlere sürekli baskı yaparak sindirmeye çalışıyordu.

         Aslan Yabgu, Hint seferine katılarak Sultan Mahmut’un güvenini kazanmak istiyordu. Hemen otuz bin atlıdan oluşan ordusu ile Gaznelilerin başkenti Gazne’ye doğru yola çıktı.

Sultan Mahmut bu kadar kalabalık Selçuklu ordusunun sınırları içine girmesinden pek de memnun kalmadı. Gazneli hükümdarı haberi duyunca endişeye kapılarak, tekrar bir elçi daha gönderdi:

             Sultan Mahmut:

        -Şu anda Hindistan seferine çıkma ihtimalimiz yoktur, ordunuzla buraya kadar boşuna yorulmayın, zira sizin ordunuzun burada konaklaması, bizi çok zor durumda bırakacak. Şayet gelmek isterseniz en güvendiğiniz adamlar ile gelip konuğumuz olursanız sizleri ağırlamaktan şeref duyarım, dedi. Aslan Yabgu, Gazneli Sultan Mahmut’un asıl amacını anlayamadı.

Verilen davete katılmanın uygun olacağını düşündü. Yanına aldığı otuz cengâveriyle bu davete katıldı. Başta Aslan Yabgu olmak üzere Gazne sokaklarında ilerleyen Türk atlılarını halk hayranlıkla seyrederken saraya giriyorlardı.

            Karahanlı Hükümdarı Yusuf Kadir Han ile Gaznelilerin Hükümdarı Sultan Mahmut daha önceden bir araya gelerek Türkmenlerin onlar için tehlike oluşturduğu konusunda anlaşarak, Maveraûnnehir’den Horasan tarafına sürmeye karar vermişlerdi. Aslan Yabgu’yu yakalayarak Türkmenleri başsız bırakıp daha çabuk dağılacağını hesap ediyorlardı.

Sultan Mahmut bu görevi kendi isteğiyle kabul etmişti. Amacına ulaşmak için planını da uygulamaya başladı. Davetliler için büyük bir ziyafet tertiplenmiş, yemekler yenildikten sonra Sultan Mahmut kendi tahtının yanına biraz alçak da olsa başka bir taht daha konmasını emrederek Aslan Yabgu’ya kendi yanına oturması için nezaket göstermişti. Aslan Yabgu gösterilen ilgiden memnun kaldığı için hürmette kusur etmemiş, önünde saygı ile eğilip gösterilen yere oturmuştu.  

          Sultan Mahmut sohbet ederek Aslan Yabgu’nun ağzından Selçukluların gücünü öğrenmek için, sorular sormaya başladı.             

         Sultan Mahmut:

        -Hindistan Seferine çıkmak için sizden asker istesem kaç atlı gönderebilirsin?      

    Aslan Yabgu, torbasından bir ok çıkararak sultana uzattı.

-Bu ok kendi obamı temsil eder. Bu oku bana gönderirsen, kendi obamdan on bin atlı ile gelir, sizin yanınızda gazaya katılırım, dedi.

          Sultan Mahmut:

          -Gönderdiğiniz askerler yeterli gelmezse ne olacak, dedi.

          Aslan Yabgu, yayını sultana uzatarak:

        -Bu yay, Kınık Boyunu temsil eder ki, elli bin atlı ile gelirim. Sultan Mahmut, bu söz üzerine biraz şaşırarak, tekrar sordu.

        -O da kâfi gelmezse ne olacak.

         Aslan Yabgu, ayağa kalktı kılıcını kınından çıkarıp Sultan Mahmut’a uzatarak:   

             - Bu kılıç ki; yüce Türk milletini temsil eder. Kılıcımı bana gönderdiğin an, yüz bin atlı ile gelir, kendi ordum ile bütün Hint yurdunu talan ederim, dedi.

           Aslan Yabgu’nun son sözü üzerine, Sultan Mahmut’un tüyleri ürperdi. Endişesi bir kat daha arttı. Çünkü henüz küçük bir beylik konumundaki Türkmen beyinin kendine bağlı olarak oluşan güç, ilerisi için daha da kuvvetleneceğini düşündü. Selçukluların kuvvetlenmesi demek belki de kendi devletinin sonu olabilirdi. Bu kadar gözü kara bir insandan bir an önce kurtulma telaşına düştü. Kafasına koyduğu planı uygulamaya karar verdi. Yanında bulunan vezirlerine, verilen davetten sonra gizliden divanında toplayarak: ‘’Hazır ayağımıza kadar gelmişken bu gece işi bitirin’’ diye talimat verdi.

          Akşam olmuş, herkes odasına çekilince, Sultan Mahmut otuz asker göndererek Aslan Yabgu ve oğlunun yattığı odaya baskın düzenleyip tutuklattı.

 

Daha sonra Hindistan tarafındaki bir kaleye gönderdi. (1026) Aslan Yabgu tuzağa düştüğünü anladığında iş işten geçmişti. Bu olay yeni filizlenmeye başlayan Selçuklu Devletine bağlı olan birliklerin dağılmasına sebep oldu.

 

       Aslan Yabgu’nun tutsak edilmesinden sonra Gazneliler ve Karahanlılar arasına sıkışan Türkmenler batıya doğru göç etmek zorunda kaldı. Gazneliler ve Karahanlılar kendi toprakları üzerinde yaşayan Türkmenlere de baskı yapmaya devam ettiler. Türkmenler de başlarında lider olmadığı için dağınık bir halde Anadolu toprakları üzerinde göçebe olarak yerleşmeye başlamışlardı.

        Aslan Yabgu, yedi yıl hapis yattıktan sonra esarete daha fazla katlanamayarak vefat etti. Aslan Yabgu’nun ölümü üzerine Gazneli hükümdarı Sultan Mahmut vefat ettikten sonra yerine geçen oğlu Sultan Mesut, Türkmenlerin daha fazla hışmına uğramaktan korktuğu için, Aslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ı serbest bırakmak zorunda kaldı. (1032)

Aslan Yabgu tutsak olmadan önce orduda komutanlık yapan Selçuk Han’ın oğlu Mikail’den olma torunları, Tuğrul ve Çağrı Beyler kendi buyruğu altındaki Türkmenleri tekrar bir bayrak altında toplamayı başardılar. Halifeye bir ferman göndererek kendilerini tanımasını talep ettiler. Halife onların kurmuş olduğu devleti tanıdığını belirterek, Selçuklu devlerinin İslam âlemi için hayırlı olmasını diledi. (1037) Çağrı Bey ordu komutanı Tuğrul Bey ise devlet yönetimini ele alarak Rey’i başkent yaptılar. Samani topraklarının büyük bir bölümü Selçuklu hâkimiyetine geçmiş oldu.

Gazneliler ve Karahanlılar yeni kurulan Türk devletinin yükselişini kendileri için bir tehlike olduğu kanaatine vararak onları, Horasan tarafına sürmek için çalışmalara başladılar. Zaten bu iki devleti de kuran Türk komutanlardı. Bölgede başka bir Türk devletinin yükselişi onlar için pek de hayra alamet değildi. Devlet yönetimi Türk komutanlarda olsa da tebaalarının büyük bölümü başka milletlerden oluşmaktaydı. Selçuklularda ise durum farklıydı.

Hem halkın büyük bir bölümü Türkmenlerden oluşmakta hem de devlet Türkmenler tarafından yönetiliyordu. Bu iki Müslüman devletin yöneticilerinin de Türk olması, bölgede yaşayan Türkmenlerin toplu olarak İslamiyet’i seçmeleri Selçukluların da İslamiyet’i kabul etmelerinde büyük önem arz etmişti. Selçuklular İslamiyet’in vermiş olduğu cihat kavramını kendilerine destur edinerek tarih sayfalarında önüne geçilemeyen bir yükseliş dönemine girmişti. Sonuç olarak İslamiyet’in sancağını temsil etme konusunda güçlü olan kazanmalıydı. Tarih; Türk boylarını güçlü bir sınava tabi tutmuştu. Türk devletleri arasındaki çekişmeler İslamiyet’i temsil etme açısından önemliydi. Bu mukaddes görev Selçuklulara nasip olacaktı.

         Daha önce dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı Hun İmparatorluğu zamanında, Türkler Anadolu’ya seferler düzenlemişler; Erzurum, Malatya, Çukurova üzerinden Hıristiyanlar için kutsal olan Kudüs’e kadar ilerlemişlerdi.

Türkler bu akınları yaparken yurt edinmek için değil, sadece ganimet elde etme düşüncesi ile hareket etmişlerdi. Geldikleri istikametten tekrar geri dönmüşlerdi. Zaten bu bölgenin kontrolü Doğu Roma olarak bilinen Bizans İmparatorluğu hâkimiyetindeydi. Bizans ordusu zamanın en düzenli ordularından biriydi. Sayıca az olan akıncılar bu sebeple daha fazla Bizans topraklarında kalamazdı.

           Beşinci yüzyılın başlarında Sabar Türkleri de Ankara yakınlarına kadar seferler düzenleyerek Bizansları yıpratmışlardı.

         İslamiyet’i yaymak için Araplar da Anadolu’ya seferler düzenlemiş, fakat Bizans her seferinde onlara bu fırsatı vermemişti. Bu akınlar Türkler İslamiyet’i kabul etmeden önce yapılmış, hem Müslüman Araplar hem de Türkler bölgede kalıcı olamamışlardı. Bu kadar kargaşanın arasında Türk göçleri kabileler halinde bölgeye gelmeye devam etti.

        Geniş Anadolu bozkırları onlara otlakların geniş olması bakımından yerleşmeye daha uygun gelmişti. Bilakis Selçuklular döneminde Asya topraklarının nüfusu daha kalabalık olduğu için daha tenha ve verimli Anadolu toprakları üzerine göç dalgaları yoğun bir hal almıştı.

          Türk akıncı birlikleri Anadolu içlerine doğru seferler düzenleyerek Bizans himayesinde bulunan kaleleri fethetmeye başladı. Daha Aslan Yabgu Selçukluların başında iken Çağ

Anahtar Kelimeler;
Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi, 2011 - 2012 Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi, 2012 Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi, Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi içeriği, Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi etkinliği, Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi açıklaması, Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi nedir?, Yazar M.Keçelioğlu Anadolu'nun Türkleşmesi örneği


    Eğitim Öğretim Dökümanları, Serbest Ders Etkinlikleri, Etkinlikler, Sorular, Testler, Yazılı Soruları